13 Ekim 2014 Pazartesi

Yoğurt alırken bu rakamlara dikkat !


Yoğurt satın alırken sadece son kullanım tarihlerine bakıyorsanız, size bir uyarımız var
Yoğurt kapları tehlike mi saçıyor ? Aldığınız yoğurtların plastik kaplarındaki rakamlar size mesaj veriyor.
Yoğurt kabınızın altında 5 rakamı varsa içiniz rahat olsun ama hiçbir rakam yoksa sağlığınız tehlikede !
Marketlerden aldıkları yoğurtların plastik kaplarının altındaki işaretlerde rakam yazmadığının farkına varan tüketiciler sikayetvar.com’a gönderdikleri şikayetlerle bu rakamların önemine dikkat çektiler.
yoğurt alırken rakamlar
Gelen şikayetler üzerine uzmanlar da “Plastik kapta bulunan yoğurtları almadan önce ilk işiniz altında bulunan numarayı kontrol etmek olmalı. Üçgen işareti içindeki rakamlar size sağlığınız hakkında mesaj veriyor. ‘5’ rakamı şişe kapakları, içecek kamışları, biberon, yoğurt kaplarında kullanılır ve zararsızdır” diyerek hem firmaları hem de tüketicileri uyardı.
SADECE SON KULLANMA TARİHİNE BAKIYORSANIZ DİKKAT!
Tüketiciler şikayetlerini “Bir sağlık uzmanının uyarısı üzerine aldığım yoğurtun kabının altındaki işaretleri inceledim. Hepsinin bir anlamı varmış. Kabın altına veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. Benim yoğurt kabımda üçgen içinde rakam yoktu. Eğer ürünün altında hiçbir rakam yoksa aman dikkat almamaya dikkat ederim ama bugün aceleyle aldığım bir yoğurtta bu işaret yoktu. Sağlıklı plastik olması açısından bu işaretin içinde 5 rakamı yazmalıymış. Mesajımı okuduğunuzda, tercihiniz olan markanın kabının altına bir bakmanızı öneririm.” şeklinde dile getirerek uyardılar.
NELERE DİKKAT ETMELİ?
“Plastik türünün sağlığa zararlı olup olmadığını anlamak için numarasına bakın” diyen Şikayetvar Yöneticisi Dr. Ömer Deveci, nelere dikkat edilmesi gerektiği hakkında şu uyarılarda bulundu:
“Tüketicilerin ve uzmanların plastik ürünlerin gıdada kullanımı hakkında verdikleri bilgiler gerçekten çok çarpıcı. Plastikler türlerine göre 1’den başlayarak 7’ye kadar numaralandırılıyor. Özellikle Herhangi bir plastik ürün ile sunulan gıdayı alırken ilk işiniz altında bulunan numarayı kontrol etmek olmalı. Bağımsız ya da etrafında oklar olan bir üçgen içinde bu numarayı göreceksiniz. Eğer numara varsa kolay ama yoksa aman dikkat. Yoğurt kaplarında üçgen içinde 5 rakamı vardır. 5 rakamı poliproplendir ve zararsızdır. 5 rakamı şişe kapakları, içecek kamışları, biberon, yoğurt kaplarında vardır. Zararsızdır. 3, 6 ve 7 no’lu plastiklerden uzak durulmalı. Bunlar zararlıdır. Yoğurt alırken kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın.”
Nasıl anlıyoruz?
Kabın altına veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan
bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. Benim yoğurt kabımda üçgen içinde 5 rakamı vardı. 5 numara “polipropilen”dir, altında da zaten “PP” yazar.
DİKKAT! 3, 6 ve 7 yazanları almayın, “5” yazmalı…
Plastikte kanser tehlikesi… Hangi plastikler zararlı?
Plastikler türlerine göre sınıflandırılıyor. Bu türler 1’den 7’ye kadar numaralandırılıyor.
Özellikle 3, 6 ve 7 no’lu plastiklerden uzak durmak şart! O halde hangi plastik türünün zararlı olduğunu anlamak için öncelikle numarasına bakmak gerekiyor. Herhangi bir plastik ürün alırken ilk işiniz altında bulunan numarayı kontrol etmek olmalı. Ya bağımsız, ya da etrafında oklar olan bir üçgen içinde bu numarayı görebilirsiniz. Eğer ürünün altında hiçbir rakam yoksa aman dikkat! Türkiye’de özellikle semt pazarlarında satılan ürünlerde yok! Numara varsa işiniz daha kolay.
Peki hangi numara, hangi üründe kullanılıyor? Hangileri zararlı, hangileri değil? İşte evde kullanılan plastikleri ayırmanız için üçgen içindeki numaralar hakkında bilmeniz gerekenler:
1. PET veya PETE Polietilen: Genelde su, iki litrelik alkolsüz içecekler ve yağların konduğu pet şişelerde kullanılır. Cam gibi şeffaftır. Zararsızdır.
2. HDPE Yüksek yoğunluklu polietilen: Deterjan ambalajları ve pet süt şişesinde bulunur. Zararsızdır.
3. PVC Polivinil klorid: Streç folyo, dış mekanda kullanılan eşyalar, plastik pipo, zemin malzemesi, duş perdeleri, şeffaf ve kabartmalı plastik ambalajlarda kullanılır. Zararlıdır!
4. LDPE Az yoğunluklu polietilen: Kuru temizleme ve çöp torbaları, yemek saklama kaplarında bulunur. Zararsızdır.
5. PP Poliproplen: Şişe kapakları, içecek kamışları, biberon, yoğurt kaplarında vardır. Zararsızdır.
6. PS Polistiren: Yemiş paketleri, plastik bardak-tabak, markette etin satıldığı köpük tabak, hazır paket fast food ürünlerdedir. Zararlıdır.
7. DİĞER: Bunlar birden altıya kadar kullanılan plastiklerin dışında kalanlardır. Yemek saklama kapları ve bazı pet şişelerde bulunur. Zararlıdır.
3, 6 ve 7 numaralı plastik kaplar içinde ambalajlanmış gıdalardan uzak duralım!.

20 Mayıs 2014 Salı

Diyabete karsi pozitif dusunce..



“İyimserliğin şiddeti” kulağa oksimoron (tezat) gibi geliyor değil mi?

Doktorlara, hemşirelere, ve diğer tıbbi yetkililere soracak olursanız; hastalıkları yenmek için iyimser bakış açısı önerirler. İyimserliğin şiddetli bir güç olduğunu söylerler. Ama neden?

Pozitif düşünce hakkında çok şey duymuş ya da okumuşsunuzdur. Ama ABD Sağlık Bakanlığının iyimserliği (yani pozitif düşünceyi) diyabet önleyici önemli bir unsur  olarak değerlendirdiğini biliyor muydunuz?

Mayo Clinic uzmanları stresten kurtulmanın en iyi yöntemi olarak iyimserliği gösteriyor. İyimser düşüncenin ömür uzattığını, depresyonu yok ettiğini ve hatta soğuk algınlığına dahi karşı koyduğunu bildiriyor. Uzmanlar aynı zamanda iyimser yaklaşımın psikolojik ve fiziksel sağlığı olumlu etkileyen bir faktör olduğunu, kardiyovasküler hastalıklar (kalp rahatsızlıkları) sebebiyle gelen ölümlerin önüne geçtiğini savunuyor.
Peki iyimserliğin şiddeti (gücü) nereden geliyor?

ABD Sağlık Bakanlığının bildirdiğine göre insanlar olumsuz düşüncenin farkına varmalı. Negatif hislerin farkına varılması, onlardan kurtulabilmenin ilk adımı oluyor. Olumsuzluğun farkına varmak demek o yaklaşıma devam edip etmeyeceğinize karar vermek anlamına geliyor.  Olumlu düşüncler iyi niyeti ve sevgiyi doğururken, olumsuz düşünceler korku getiriyor.

Düşünceler kümeler halinde oluşuyor ve benzer düşüncler birbirini çağrıştırıyor. ABD Sağlık Bakanlığına göre zorluklar karşısında iyimser olabilmek kararlılık ve cesaret gerektiriyor. İşte bu en zor şartlarda hissedilen pozitif yaklaşım çok önemli çünkü bu düşünceler bizleri olumlu sonuçlara götürüyor.   Bütün bu nedenlerle düşüncelerimizi kontrol etmemiz öneriliyor.
Düşünceler duygulara yansıyor, duygular bedenimizi etkiliyor, bedenimizde olanlarsa beyin aktivitelerine yansıyor.

Aslında beyin korkunun gerçek mi hayal mi olduğunun ayrımına varamıyor. Vücudumuzdan gelen mesaja göre hareket ediyor. Bu yüzden günlük yaşantıda ne çeşit bir hayat istediğimizi hayal etmemiz, o yönde hareket etmemiz ve olabildiğince haz almamız öneriliyor.

Aşk, sevgi, zevk, keyif, güzellik, denge, bütünlük, iyimserlik, sağlık, maneviyat ve huzur.. Bunları okuduktan sonra siz de iyimserliğin şiddeti konusunda ABD Sağlık Bakanlığı ile hemfikir olacaksınız! Olmalısınız! İyileşmek için başka çarenizin olmadığını, elinizdeki tek gücün iyimserlik olduğunu düşünün! İyimserliğin şiddetine inanın! Hayat size gülsün!

Dua, ibadet, maneviyat, huzur.. Ve tabi çok şükür!

21 Mart 2013 Perşembe

HASTALIĞINIZIN SEBEBİ SİZSİNİZ

Elimde tuttuğum kitabın adı ‘Şifa Sende’.

Doğan Kitap’tan çıktı. Son derece ilginç bir kitap. Birkaç gecedir elimden bırakamıyorum. Yazarı bir hekim, Dr. Erhan Özer. Yemedim içmedim gittim buldum onu. İtiraf ediyorum, etraftan da duymuştum, şarkıcı Nilüfer’in ve bir sürü insanın doktoru. “Mutlaka tanış” dediler. Kendisi anestezi ve reanimasyon uzmanı. İddiası, bütün hastalıkların kaynağının ya zihinsel ya duygusal alanımızda yaşanan çatışmalar olduğu. ‘Kaynak’ sadece ‘beden’ değil, haliyle sadece ‘beden’i iyileştirmek de yeterli değil. Oysa, günümüz tıbbında çoğunlukla bu yapılıyor. İşte Erhan Özer’e göre, “Böyle yaparak sadece ‘semptomları’ yok ediyorlar ama ‘kaynak’ hala orada durmaya devam ediyor.” Ona göre ‘sistem’, duygulardan, düşüncelerden ve bedenden oluşuyor. Çok uzattım lafı, aslında şunu söylemeye çalışıyor:

“Siz kansere yakalandıysanız bunun bir sebebi var. Birden bire, kanserli hücre üretmedi bedeniniz. O kanserin sebebi, sizsiniz aslında. Sizin beyniniz, kafanız. Duygularınız ve düşünceleriniz. Kalp hastasıysanız da sebebi sizsiniz. Aklınıza gelen bütün hastalıkların kaynağını kendinizde arayacaksınız.”

Buyurun buradan okuyun…

Neden hastalanıyoruz?

- Hastalanıyoruz, çünkü duygusal ve düşünce alanında bir sürü çatışma yaşıyoruz. Ama daha çok duygusal alanda. O duygusal çatışmalar da kişiye göre değişiyor. Benim öfkelendiğime bir başkası, “Buna mı kızdın!” diyebiliyor. Nedeni araştırmaya kalktığımızda karşımıza bilinçaltı çıkıyor. Demek ki, bizi yönlendiren, bilinçaltındaki birikimler, hücresel kayıtlar. Eğer öfkeyle ilgili bir travmamız varsa, çok daha yoğun yaşıyoruz. Ya da üzüntüyle ilgili bir travmamız varsa, iki kat daha fazla üzülebiliyoruz. Yani duygusal çatışmalar, kaynak olarak bütün hastalıklar için bir numaralı veri…

Pardon, pardon! Kalp krizi ya da kanser gibi somut hastalıklar da dahil mi?

- Evet hepsinin sebebi duygusal! Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler hariç.

Eğer doğru bu söyledikleriniz doğruysa, burçlar gibi hastalıkları kategorize edip, genelleyebiliyorsunuz…

- Evet aynen öyle. Burç gibi zaten. Mesela hayatınızdaki kişilerle yaşanan çatışmalar, ayrılıklar sağ memede tümör ya da sıkıntıya sebep olurken, anne ve çocukla ilgili dertler sol memeyi etkiliyor.
Steve Jobs pankreas kanserinden öldü. Sebebi neydi o zaman?

- Pankreas söz konusu olduğunda, ‘tat alma’yla ilgili bir sorun oluyor. Çünkü pankreas, vücuttaki şeker mekanizmasını yöneten organ. Pankreası etkileyen ne derseniz, obsesyon, takıntı. Bir de büründüğün kimliğin dışına çıkamamak, robot tarzı bir yaşam sürmek…

Her pankreas kanserinin sebebi bu mudur? Genellemek doğru mudur?

- Onu da söyleyeyim. Kanser dediğimiz zaman üç şeyin aynı anda ortaya çıkması gerekiyor. 1- Aşırı derecede dramatik olması. 2- Beklenmedik olması. 3- Sizi izolasyona götürmesi, yalnızlığa itmesi. Bu üç şık kanseri meydana getiriyor.

İnsanlar kanserden ölüp gidiyor, nasıl bir mekanizma işliyor ki bu sonuç ortaya çıkıyor?

- Duyguların, düşüncelerin yansıdığı organlar var. Mesela dert etmek, takıntı yapmak en çok mide-bağırsak sistemini vuruyor. Şu yüzden: Bir şeylerin üzerine fazla düştüğünüzde organ rezonansa giriyor, frekans bazında. Bize öğretilen tıp, hücreyle başlıyor. Evet, hastalanan hücre ama biz hastalığa hücre bazından bakmayacağız. Atom ve atom altı bazından bakabilirsek, o zaman işin içine duygu ve düşünceler de girebiliyor. Düşüncelerimizi etkileyen duygularımız. Düşünceyle her şeyi yaratabiliyoruz. Hatta, hücrenin atom altı parçacıklarını bozarak hastalık bile yaratabiliyoruz! Dolayısıyla, takıntı ve dert etme, mide ve bağırsak sistemini, öfke ve özellikle de hazmedilmemiş öfke karaciğer ve safra kesesini etkiliyor. Bakın, “Üzüntüden verem oldu” derler ya doğru, üzüntü de en çok akciğerleri ve hava alma sistemini etkiliyor. Korkular, böbreklerimizi ve mesane sistemimizi etkiliyor, endişeler bele vuruyor. Kalp sevgi alanımız…

YEDİ ELEKTROMANYETİK ALAN

E o zaman kalp krizinin sebebi, sevgisizlik mi?

- Bizim ruhumuzla bağlantımız kalp. Kalbimizin açık olması gerekiyor. Biz, bu bedene kalple, entegre oluyoruz. O yüzden ‘açık kalpli’ ya da ‘kalbi kapalı’ deyimleri var. Sevgi enerjimiz, bizim yaşam kaynağımız. Bu noktada bir blokaj varsa, yani insan hayal kırıklıklarıyla, kalp kırıklıklarıyla, nefret duygularıyla, hayatında kendi kişiliğini sergileyemiyorsa, kendi rolünü oynayamıyorsa, kalbini kapatıyor. Bu sefer seçici davranıyor, ancak çok güvendiklerine kalbini açıyor, böyle bir durumda kalp beslenemiyor. Bu, daha çok otoriter kişilerde gözleniyor. Mesela kalp krizi, askerlerde daha çok görülüyor. Otorite, hiyerarşi, arzu ettikleri sevgiyi gösterememe sonucunu doğuruyor. Yani ‘sevgi alanı’nı kapattığınız zaman, kalbinizi de kapatıyorsunuz. Kalp kapandığı zaman kalp hastalığı riski doğuyor.

Klasik tıpçılar, “Bütün bunlar palavra!” demez mi?

- Diyebilirler, yapabileceğim bir şey yok. Ama biz tıbba, hücre bazından değil, atom altı açısından bakıyoruz. O zaman bu açıklamalar anlam kazanıyor. Vücudumuz, yedi elektromanyetik alandan oluşuyor. Yedi farklı rezonans... 45 hertz’den 100 hertz’e kadar. Her bölümün organları da, o organların etkilendiği duygular da farklı. Etkilendiği renk ve ses de... Kimi ‘do’ frekanslarından rezonansa girerken, kimisi ‘si’den alıyor. Tedaviyi de ona göre yapıyoruz. Yaşanan her duygusal çatışma, vücudun sigorta sistemini alarma geçiriyor. Nasıl ki evde sigorta sistemi var, aşırı yüklenme söz konusu olduğunda kendini korumak için ‘şak’ kapanır, vücudumuzda da aynı sistem işliyor.

Nasıl yani? ‘Hastalık’, aslında vücudun bizi kurtarmak için verdiği bir alarm mı!

- Tam isabet! Vücudumuz, elektromanyetik dalgalar, çevre kirlilikleri, yediklerimiz, içtiklerimiz yüzünden sürekli taarruz altında. İçeride çok büyük bir savaş veriyor ve hayati organlarımıza zarar gelmesin diye zaman zaman ‘blokaj’ yapıp, sigortaları kapatıyor. Evrensel sistem, bizim sürekli yaşamamızı istiyor, buna göre programlanmış. Ama bu blokajlar oluşunca da, kalıcı oluyor. İşte ‘kronik ağrı’ların ortaya çıkmasının sebebi de bu. İyileşememe nedeni de o sigortaların açılmaması. Birinin açması gerekiyor…

O siz mi oluyorsunuz?

- Evet ben oluyorum! Mesela akupunktur, blokajları açmak için kullanılan yöntemlerden biri. Kullanılan iğne, aslında bir anten, bir alıcı. Ve siz, ilgili noktalara o iğneyi taktığınız zaman, evrensel frekanslarla uyumlu hale getiriyorsunuz. Vücudunuzun içindeki bütün organlar, bütün hücreler, aslında birer alıcı-verici olarak çalışıyor. Aslında vücut, bir ‘hücresel elektrik sistemi’. Bu yüzden de frekans tedavileri gelişiyor.

İÇ HEKİM HER ŞEYİ ONARIYOR

Ne işe yarıyor bu frekans tedavileri?

- Bloke edilen sigortaların açılmasına yarıyor. Çünkü o blokajlar, hastalıkların da kaynağı. Bir sürü hastalığa yol açıyor. Blokaj açıldığında ne oluyor? Vücutta enerji akışı başlıyor. İşte iyileşmenin sırrı bu: En büyük tedaviyi, vücudun kendisi sağlıyor. Hücre, kendi kendini onarıyor. Biz buna, ‘iç hekim’ diyoruz ve iç hekim her şeyi orijinal haline getirebiliyor. Yeter ki blokaj olmasın, sigortalar açılsın, enerji balansı sağlansın. Ne var ki, sigortayı açmak da tek başına yeterli değil. Aynı zamanda sigortayı kapatan o nedeni de ortadan kaldırmak gerekiyor. Nedeni ortadan kaldırmazsanız, açıldıktan bir süre sonra tekrar kapanır. İşte o neden de, ‘duygusal çatışma’…

Peki bu duygusal çatışmaların çözümü için konuşmak, terapi gerekmiyor mu?

- Hayır. Söz konusu olan bir enerji sistemi. Siz o insanı, evrensel frekanslarla uyumlu hale getirdiğiniz zaman, otomatik olarak gerçekleşiyor. Sadece onu uyarmanız gerek: “Sen şu konularda böyle bir hata yapıyorsun” ya da “Kimseye güvenmiyorsun” ya da “Aşırı öfkelisin o yüzden yapıyorsun” ya da “Kendini sevmiyorsun” gibi. Bunları söylemek zorundayız, çünkü insanın özgür iradesi var. İstemediği taktirde kendini kapatıyor, doktor da içeri girip tamirat yapamıyor.

Tedavi ettiğiniz kanser hastaları oldu mu?

- Bir sürü…

Sonuç aldınız mı?

- Aldım tabii. Kitabımda da, Kansersiz Yaşam Derneği Başkanı Dida Kaymaz’ın yazısı var. Kanseri karaciğere sıçramıştı. Altı ay ömür biçmişlerdi, şu anda yedinci yılında. Karaciğeri bozan duygusal çatışmayı yok ettiğiniz zaman... Ne demiştik karaciğer kanseri için? Hazmedilmemiş öfkeler, mertebe kaybı... İşte bu korkuları giderirseniz sorun kalmıyor.

Peki koskoca Steve Jobs sizin yaptığınız tedavilerden habersiz miydi?

- Bence habersizdi. Bilseydi denerdi. Bu anlattıklarım çok yeni. Tıp Fakültelerinde resmi olarak öğretilmiyor henüz. Benim de bu ‘Şifa Sende’ kitabının yazmamın nedeni bu sistemi tanıtmak…

VÜCUT KENDİNİ ONARABİLEN BİR TASARIM

Her kanserde etkili olabiliyor musunuz?

- Hayır. Bazı sınırlamalar var. Terminal (son) dönem olmayacak. Bir de bir frekans alışverişi söz konusu. Hastanın hekimine güvenip, bilinçaltını açması gerek. Artık kendi haline bırakılmış, düşünme kabiliyetini kaybetmiş hastalara bir şey yapamam.

Peki sizce neden insan ölümsüz olmuyor?

- O mümkün değil. Yaradan, hücrelerimize ‘telomer’ dediğimiz bir format koymuş. Bir amino asit. Kromozomların uçlarındaki telomerler kum saati gibi geriye doğru akıyor. Yani siz isteseniz de, istemeseniz de bir ömrünüz var. Ama hayat kalitenizi, elektromanyetik frekanslar ve evrensel yasalarla uyumlu hale getirmeniz sayesinde, telomerin aşınması yavaşlıyor. O zaman daha uzun yaşamanız mümkün oluyor.

Nilüfer’e ne yaptınız?

- Anlattığım bütün tedavileri uyguluyoruz, blokajlarını açıyoruz.

Kim sağlıklı, kim hasta?

- İnsanlar depresyon hapı, kolesterol ilacı, ağrı kesici, tansiyon hapı kullanıyor sonra da, “Sağlıklıyım” diyor. Bu kadar ilaç kullanırken kendinize sağlıklı diyemezsiniz.

YAPAY MUTLULUK HALİ

Etrafımda bir sürü antidepresan alan var…

- Ben öyle kafadan antidepresan alınmasına da karşıyım. Biz, ruhumuzu geliştirmek için dünyaya geldik. Yapamadığımız zaman hastalanıyoruz. Antidepresan alanlardaki ‘yapay mutluluk hali’, ruhsal tekamülün durduğunu gösteriyor. İleride, daha da kötü şeylerin habercisi olabilir.

Vücudun kendi kendini onarabilen bir tasarım olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

- Elinizi kestiğinizde, yarayı temizler tentürdiyot sürer ve yarayı kapatırsınız, bir hafta sonra bakarsınız iyileşmiştir. Vücut en kötü yaraları bile iyileştiriyor.

Kitabınızda bir de ‘hücrenin asitlenmesi’nden bahsediyorsunuz. Ne oluyor yani?

- Artık doğal yaşam formundan çok uzaklaştık. Yediklerimizdeki bir sürü madde, GDO’lu gıdalar, donmuş etler vücudun asidik etkisini arttırıyor.

N’apacağız peki?

- Yapılacak şey şu, beslenirken mümkün olduğu kadar asit-baz oranını dengelemek. Mesela tükettiğimiz asitin üç-dört misli bazik gıda yemek. 100 gram et yediyseniz yanında mutlaka 300-400 gram salata olacak. Ben sebze, salata ve tavuk çok yiyorum. Eti çok az yiyorum. Balığı seviyorum. Onun dışında mutlaka Himalaya tuzu kullanıyorum. Normal tuzda sodyum klorür var. Aşırı klorüre yüklendiğimiz zaman böbrekleri yoruyoruz. O olmazsa deniz tuzu, kaya tuzu…

Bu asitlenme sorununa karşı yapılabilecek bir şey var mı?

- Sabahları bir bardak suya bir tatlı kaşığı karbonat koyun için. Akşam yatarken de birkaç damla elma sirkesi konmuş bir bardak su içerseniz asitlenme sorununu çözmüş olursunuz. Onun dışındakiler bildiğiniz şeyler: Sağlıklı besleneceğiz. Bol su içeceğiz. Aktif yaşayacağız. Spor yapacağız. Ruhumuzu beslemeyi öğreneceğiz. Korkular sevgiyi yok ediyor, korkuları ve endişelerimizi azaltacağız. Bağımlı olmayacağız, kendimiz olacağız. Hayattan tat almaya bakacağız. Öfke kontrolünü öğreneceğiz. Duygularımız konusunda yalan söylemeyeceğiz, kendimizi iyi hissetmiyorsak, “Ben iyiyim” demeyeceğiz. Çocuklarımızı, “Büyüklerini sayacaksın, küçüklerini seveceksin” diye yetiştirmekten vazgeçeceğiz çünkü o zaman kendilerini sevmeye sıra gelmiyor! Onlara hep, “Sen özelsin, sen değerlisin!” diyeceğiz. Ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabulleneceğiz. Sistemin, negatif enerjiyi toprağa bırakabilmesi için bu şart.


28 Ağustos 2012 Salı

Kansızlığa Karşı Doğal Çözüm ...


İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yalçın Ünlü, kansızlığın tedavisinde kullanılan gıdaları açıkladı.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yalçın Ünlü, anemi olarak isimlendirilen kansızlığın; iştahsızlık, solukluk, dilde yanma, kızarma, ağrı, çarpıntı, eforla nefes daralması, baş dönmesi, kulak çınlaması, halsizlik, çabuk yorulma, tırnaklarda kolay kırılma ve kaşık tırnak, saçlarda incelme, kolay dökülme, sinirlilik ve tembellik gibi belirtilerle ortaya çıktığını söyledi.

Ünlü, bu hastalarda toprak, kül, kil, kahve telvesi yeme isteği olduğuna dikkati çekerek. "Tedavide, demirden zengin gıdalarla beslenmek önemli. Demirden zengin gıdalar ise, kırmızı sakatatlar (dalak, karaciğer), kırmızı et, balık, kümes hayvanları, yumurta sarısı, kabuğundan ayrılmamış tahıllar, pekmez, kuru siyah üzüm, ıspanak, maydanozdur." dedi.

KANSIZLIK HASTALIK DEĞİLDİR

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yalçın Ünlü, hemoglobin (Hb) değerinin erkekte 13g/lt, kadında 12g/lt, çocuklarda yaşa göre 11-12 g/lt'nin altında olmasının 'anemi' olarak kabul edildiğini ifade etti.

Türkiye'de kadınların yüzde 35'i, gebelerin yüzde 50'si, erkeklerin yüzde 20'si, çocukların yüzde 40'ının anemik olduğunu belirten Uzman Dr. Yalçın Ünlü, şu bilgileri verdi:

"Kansızlık bir hastalık değil, hastalıkların yol açtığı bir belirtidir. Alyuvarların (kırmızı kanın) görevi yapısındaki hemoglobin sayesinde akciğerden aldığı oksijeni dokulara taşımak, metabolizma sonucu dokularda oluşan karbondioksidi akciğere taşıyarak solunumla dışarı atılmasını sağlamaktır. Kırmızı kan kemik iliğinden yapılır. Hemoglobin yapımında demir, B12 vitamini, folik asit, bakır, kalsiyum, çinko, kobalt, C vitamini gibi maddelere ihtiyaç vardır. Damarlarda dolaşan kırmızı kanın ömrü 120 gündür. Bu süre sonunda dalak, karaciğer, kemik iliği hücreleri tarafından dolaşımdan temizlenir. Kandaki yapım - yıkım arasındaki dengenin yapım aleyhine azalması anemiye neden olur."

EN SIK GÖRÜLEN KANSIZLIK ÇEŞİTLERİ

Dr. Yalçın Ünlü, kansızlığa neden olan temel mekanizmayı şöyle sıraladı;

Alyuvarların yetersiz üretimi. Kanamaya bağlı alyuvar kaybı. Alyuvarların dolaşımda aşırı yıkımına neden olur. En sık görülen kansızlık çeşitleri; demir eksikliği anemisi (Kansızlıkların yüzde 90'ını oluşturur.) Kanamaya bağlı olanlar. Vitamin B12 eksikliği. Folik asit eksikliği ve diğerleri şeklinde sıralanır."

"Hb yapımında yer alan demirin eksikliği ile kansızlık oluşur" diyen Dr. Ünlü, gıda ile günde 50 mgm demir alındığını, günlük ihtiyacın ise 1 mgm olduğunu ifade etti.

Ünlü, "Beslenme yeterli ve dengeli ise, emilim normalse, aşırı demir kaybı yoksa, demir eksikliği anemisi oluşmaz. Gastrit, cerrahi girişimle midenin alınması veya küçültülmesi mide asidini azalttığı için demir emilimi azalır. Kronik ishal, kolit, hemoroid, mide-bağırsak ülserleri, tümörleri, aşırı adet, rahim tümör kanamaları, gebelik, emzirme anemiye sebep olur." dedi.





23 Aralık 2011 Cuma

YAĞ - SU - ŞEKER

İstanbul Sultangazi’de “KANSERE NEDEN OLAN BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ” konusundadüzenlediği toplantıda Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’UN konuşması.

“YAĞ” ve “ŞEKER”

Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir.

Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır…

Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi



Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

Elimizde iki tane yağ var şu anda.

Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir.

Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun.

Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz.

Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır.

Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur.

Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır, biz ne yaparız, antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye.
Vücudumuzun da antipasları vardır. Bunlara biz antioksidan diyoruz.

Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.


İkinci büyük hata şeker.

Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

Peki şeker bir besin maddesi midir?
Değildir.

Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

Evet. Beyin glikozla çalışıyor.Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor. Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü? Çünkü;

insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor.
Dışarıdan asla alınmasına gerek yok. Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.

O yüzden şekere boş kalori denir. Yani gereksiz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli.

Halbuki mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu,aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı.

Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak kanıtlandı.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız..

Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.

Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma.

O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor.

Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur.

Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir bilimsel kanıt sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane bilimsel yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış.

17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir. Yurttaşın iktidarı değildir…

Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun. Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek
dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap.Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor.
Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

Kartal’da onun fabrikası var Ülker’le Cargill firmalarının ortak kurdukları bir fabrika. Baklava şerbeti bile oradan geliyor. Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani insanın zarar görmeden günde tüketebileceği şeker miktarı 30 gramdolayındadır.
30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

Ama bu şekerin içinde ne yazık ki meyve de var, bal da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı ‘koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim’ bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır. Ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar….. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazım yok.

Karın tipi şişmanlık, eşittir şeker hastalığı, eşittir kalp hastalığı, eşittir kanser.

O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.

- Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak……

Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi koşuluyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman karaciğer yağlanması açısından, o zaman nişastayı da kesmemiz lazım.

Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Şekerdir; yani nişasta da şekerdir.

- Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?

- Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.

Kolesterol masum bir maddedir. Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar.
Peki oksitleyen ne?

Şeker.

Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki;

ayçiçeği yağı, mısır özü yağı veya margarinden elde edilen trans yağ asitleri kolesterolü oksitler ve böylece damar sertliği oluşur.

Üç, yapay yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan senin damar sertliği olma şansın kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun. Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor.

yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.

O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu,

Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu yanıt versin istendi.

Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal, 150 gibi bir değer ileri sürdüler.

Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.

- Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?

- Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.

- Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
- 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar.

O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur yanılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır……

- Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca,
- Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.

O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor.
Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır o da suyun içine karışıyor
dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda.

Peki, ne yapar bunlar size?

Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.

Yani musluk suyu için Allah aşkına.

- Arıtıcılar hocam?

- Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.

Musluk suyu İstanbul’da kullandığınız plastik şişedeki su hangisi olursa olsun 100 kat iyidir.

İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Biz geçen sene NTV’de bir su programı yapmıştık ve NTV Yıldız Teknik Üniversitesinde piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor. Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken?

Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor.

Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz.

Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır.

80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz?

Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba?

Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla.

Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.

- Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?
- Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası saptanmamıştır.

Daha büyük sorun yoğurt kapları.

Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.

Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı.

Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar.

Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın.

Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor.

Ne acı. Yani ayırım yapıyor.

- Yani hocam üçgenin içinde 5 mi yazması lazım?
- Evet polipropilen

- 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.

- Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

7 Ekim 2011 Cuma

Grip aşısı olmalı mı?


Her yıl kış yaklaşırken binlerce kişi grip aşısı olur. Ama yine de grip olmaktan kurtulamaz. Her yıl tekrarlanaması tavsiye edilen bu aşılar gerekli ve yararlı mı? İşte Prof Dr Ahmet Rasim Küçükusta'dan sarsıcı uyarılar :

Yeni grip aşılarının piyasaya verildiği şu günlerde insanların kafaları hayli karışık! Hele de 'Grip aşısı alarmı' başlıklı yazıları okuyup da heyecanlanmamak mümkün değil.

"Bu sene grip salgını olacak mı, yoksa toplumda panik mi yaratılmak isteniyor? Grip aşısı olmak şart mı? Grip aşısı üreten firmaların ya da ilaç endüstrisinin bu işte rolleri var mı? Bu yıl piyasada olan grip aşısı bizi bu salgından koruyabilecek mi?" gibi pek çok soruya cevap arıyorlar.

Elli yıldan fazla zamandır kullanılmakta olan grip aşılarına tüm dünyanın şüpheyle bakmasının haklı sebepleri var:

BİR: Grip aşılarının her sene yeniden yapılması gerekiyor; bir yaşından itibaren aşılanmaya başlanan bir çocuk 40'ına geldiğinde 40 kere aşı olmuş oluyor. Oysa diğer aşıları bir veya iki kere yaptırıyorsunuz ve o hastalığa karşı artık uzun seneler hatta çoğu zaman ömür boyu korunuyorsunuz. Ensesini açıkta bırakanların sürekli şaplak yemesinden farklı bir durum değil bu. "Bu aşı mı yoksa ateş düşürücü veya antibiyotik gibi bir ilaç mı Allah aşkına?" sorusu çok yerinde ve çok doğru bir sorudur.

İKİ: Grip aşılarının gribe karşı sağladığı bağışıklık kuvvetli ve uzun süreli değildir. Genç ve sağlıklı insanların yüzde 80'inde aşıdan iki üç hafta sonra grip virüslerine karşı antikorlar ortaya çıkar ama bu, aşı olanların gribe yakalanmayacakları manasına gelmez. Üstelik aşının etkili olabilmesi için aşıda bulunan virüslerle salgın yapan virüslerin aynı veya çok benzer olmaları gerekir.

Bunun dışında bir de yaş ilerledikçe ve bağışıklığı etkileyen bir hastalık olması durumunda gençlerdeki kadar antikor da oluşmaması da çok önemlidir. İroniye bakar mısınız: Bir insanın gripten zarar görme ihtimali arttıkça aşıdan fayda görme şansı da o nispette azalıyor.

ÜÇ: Grip aşısı üreticilerinin iki sene önceki domuz gribi salgınını dünya çapında bir korkutma kampanyası eşliğinde para kazanma yarışına çevirmeleri ve bunda da çok başarılı olmaları işin tuzu biberi oldu.

YENİ ARAŞTIRMALARA GÖRE AŞI ETKİSİZ

Grip aşısının etkinliğinin 'abartıldığını' gösteren ve gözleme dayalı olmayan gerçek bilimsel çalışmaların sayısı da her geçen gün artıyor. Amerika'da son 20 yılda grip aşısı olan yaşlıların oranı yüzde 15'ten yüzde 65'e çıkmasına rağmen yaşlıların hastaneye yatış ve ölüm oranlarında buna uygun bir azalma olmadı.

Kanada'da 700 kişi üzerinde yapılan araştırma da grip aşılarının yaşlılarda gribe bağlı ölümleri azaltmadığını ortaya koydu. Oysa daha önceki çalışmaların sonuçlarına bakarak grip aşısı olan yaşlılarda hastaneye yatışların yüzde 30 ve ölümlerin yüzde 50 oranında azaldığı bilinirdi.Durum çocuklarda da farklı değil. Mayo Klinik 6 ay-18 yaş arası 263 çocuğu 8 sene takip etmiş ve sonuçta grip aşısı olan çocuklarda hastaneye yatma riskinin 3 misli fazla olduğu ortaya çıktığı gibi grip aşısı olan astımlı çocuklarda bu risk daha da yüksek bulunmuştur.

KİMLER AŞI OLMALI?

Grip aşılarının etkinliği Nasrettin Hoca'nın göle maya çalmasından farklı değil. Önümüzdeki kış aylarında beklenen grip salgınına yol açacak virüsle aşıdaki virüsler uyumlu olursa 'İyi ki aşı olmuşum' diye sevinebilirsiniz. Ama bu işin garantisi yok, aşı hiçbir işe yaramayabilir de.

Bana sorarsanız; yüzde yüz ve ömür boyu etkili bir grip aşısı çıkana kadar ağır ve kronik akciğer, kalp, böbrek, kanser ve diyabet hastaları ile kortizon kullananların, yani grip salgınlarında ölüm ihtimali en yüksek olan kişilerin aşı olmaları uygundur derim.

Prospektüsünde yazmıyor, ama aşı yaptırırken 'Ya tutarsa' diye iyi dilekte bulunmanızı da hararetle tavsiye ederim. Çünkü 'iyimser olmanın bağışıklığı kuvvetlendirdiğini' gösteren araştırma sayısı, grip aşılarının etkin olduğunu gösteren araştırma sayısından çok daha fazla!

GRİPTEN KORUNMAK İÇİN NELER YAPILARBİLİR?

Aşı olsanız da olmasanız da gripten korunmak ve zarar görmemek için yapılması gereken pek çok şey var.

Grip salgınının iyice yaygınlaştığı dönemlerde başkalarıyla temas etmemek en etkili tedbirdir. Böyle dönemlerde mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanmamalı, kapalı mekânlarda bulunmamalı veya olabildiği kadar az zaman geçirmelidirler.

Grip virüsleri hem solunum yoluyla hem de hasta kişilerin salgılarıyla kirlenmiş eşyalardan geçebilir. Salgın zamanlarında öpüşmek, tokalaşmak yerine Japonlar gibi baş hareketiyle veya gülümseyerek selamlaşmak, başkalarına ait kalem, kitap, bardak ve benzeri şeylere temas etmemek gerekir. Elleri ağız, burun ve gözümüze değdirmemek de çok önemlidir. Eller sık sık, bol su ve sabunla yıkanmalıdır.

BAĞIŞIKLIĞINIZI KUVVETLENDİRİN

Bağışıklık sisteminizi kuvvetlendirmek için beslenme çok önemli. Mevsim sebze, meyve ve yeşillikleri, süt, yoğurt, yumurta, balık çok faydalıdır. Soğan ve sarımsak gribe karşı adeta bir kalkandır; küçük bir baş soğan ve bir diş sarımsağı sofranızdan eksik etmeyin.

BOL SIVI ALIN

Büyüklerimizin üşütmelere ve gribe karşı tavsiye ettikleri havuçlu, patatesli, kerevizli, soğanlı, maydanozlu tavuk sulu çorbaların soğuk algınlığı ve grip belirtilerini gidermede çok etkili olduğu artık bilimsel olarak da kanıtlandı.

DÜZENELİ EKSRESİZ YAPIN

Düzenli egzersiz de bağışıklığı güçlendiren etkenlerden biri. Bunu sağlamak için de her gün en az 30-40 dakika süreyle tempolu bir şekilde yürümek yeterlidir. Bu efor sonrası bir miktar terlenilmesi ve solunumun da biraz hızlanmış olması gerekir ama asla nefes nefese de kalınmamalıdır.

Egzersiz sırasında vücut ısısının yükselmesi de enfeksiyonlarla savaşta çok önemlidir. Çünkü ateş, birçok bakteri ve virüsün üremelerini durduran önemli bir etkendir.

D VİTAMINI OLMADAN OLMAZ

Bağışıklığı kuvvetlendiren en önemli maddelerden biri de D vitaminidir. Grip salgınlarının kışın görülmesinin bir sebebi de güneş ışınlarının bu mevsimde daha az olmasıdır. Süt, peynir, yoğurt, balık, mantar başlıca D vitamini kaynaklarıdır. Derimizde bulunan D vitamininin öncü maddelerinin aktif hale geçmesi için de günde yarım saat kadar güneşlenmek gerekir.

Fazladan C vitamini almanın ise faydası yok; sebze ve meyvelerde yeteri kadar C vitamini var çünkü.

STRESTEN UZAK DURUN

Bağışıklığı zayıf düşüren etkenlerin başında stres geliyor. Araştırmalar sıkıntı, endişe, korkuları veya ruhsal rahatsızlıkları olanların enfeksiyonlara yatkın olduklarını ve kolay atlatamadıklarını gösteriyor. Huzur, mutluluk ve düzenli uyku, birçok hastalıkta olduğu gibi gribi atlatmada da çok gereklidir.

Sigara ve alkolün ise grip dostu olduklarını artık herkes biliyor.

HEMEN İLACA SARILMAYIN

Gribin özel bir ilacı olmadığı aklınızdan çıkmasın. Antibiyotik kullanmak gerekli olmaması bir tarafa zararlıdır. Antibiyotikler, sadece orta kulak iltihabı, sinüzit, bronşit gibi komplikasyonlar için doktor tavsiyesiyle kullanılmalıdır.

Öksürük şurupları, grip ilaçları, bağışıklığı güçlendirdiği iddia edilen bitkisel ilaçlardan hiçbir fayda gelmeyeceğini de not edin.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Kanser tedavisinde yeni umut !

Genetik yapısı değiştirilmiş virüs kanser tedavisinde yeni umut oldu..

Kanser hastalarına tek dozda enjekte edilen genetiği değiştirilmiş bir virüsün sağlıklı dokulara zarar vermeden sadece tümörleri öldürdüğü belirlendi.

Kanada'daki Ottawa Üniversitesi ile ''Jennerex Inc'' adlı özel bir biyoteknoloji şirketinden bilimadamlarının 31 Ağustos Çarşamba günü Nature dergisinde
yayımladıkları araştırma, JX-594 adı verilen virüsün tümörlere sürekli olarak bulaşmasına karşılık, hastalar üzerinde sadece küçük ve geçici yan etkiler
bıraktığını gösterdi.

Bilimadamları, değişik türlerdeki kanserli tümörlere sahip 23 ileri safhadakikanserhastası üzerinde yapılan araştırmada, çocuklara yapılan çiçek aşısında
kullanılan bir virüse mutasyon yeteneğini veren genetik bilginin silinmesi yoluyla elde edilen JX-594 adlı virüsü enjekte etti.

Yüksek dozlarda virüs verilen 8 hastadan 6'sında kanserli tümörlerde ilerlemenin durarak sabitlendiğini veya tümörlerin küçüldüğünü saptayan bilimadamları,
bu gruptan 7 hastada ise virüsün, kanserli tümör üzerinde kendiliğinden yayılmasına karşın, kanser bulunmayan dokulara bulaşmadığının görüldüğünü gözlemledi.

VÜCUT ÜZERİNDEKİ ETKİSİ KEMOTERAPİDEN ÇOK DAHA HAFİF

Araştırmayı yürüten bilimadamlarından, Jennerex Inc şirketinin baş bilim yetkilisi ve Ottawa Hospital Research Institute adlı araştırma enstitüsü bilimadamı
Dr. John Bell yaptıkları küçük ölçekli, başlangıç safhasındaki çalışmanın ardından bir karaciğer kanseri türü üzerinde orta safhalı yeni bir çalışma yapacaklarını
belirtti.

Kemoterapinin hastalar üzerinde çok şiddetli etkisi bulunmasına karşılık yeni tedaviyi uyguladıkları hastalarda sadece 24 saat süren grip belirtilerinden
başka bir etkinin görülmediğini ifade eden Bell, ''Safha 2b'' adını verdikleri ikinci aşamada ise özellikle 'hepatosellüler karsinom' adı verilen bir çeşit
karaciğer kanserine yakalanmış 120 hastada yeni tedaviyi deneyeceklerini anlattı.

Bell, genetiği değiştirilmiş virüsle yaptıkları ilk denemelerin virüsün özellikle karaciğer kanserli vakalar üzerinde etkili olduğunu görmeleri üzerine
virüsü özellikle bu tip kanser vakalarında deneme kararı aldıklarını ifade etti.

Hepatit B gibi virüslerin bazı kanser türlerine neden olduğunun bilindiğini anlatan Bell, teorik olarak virüs etkisiyle oluşmuş bu tip kanser tümörü hücrelerinin
ikinci bir virüse karşı daha duyarlı olabileceğini düşündüklerini kaydetti.

''JX-594'ün oldukça güvenli olduğunu biliyoruz'' diye konuşan Bell, virüsün enjekte edilerek tüm vücuda verilmesinin, kanser hücrelerinin metastas yapma
ve çoğalma yeteneğini azaltmak konusunda da ümit vaadettiğine dikkati çekti.
AA